3 Şubat 2011 Perşembe



"throughout human history, as our species has faced the frightening, terrorizing fact that we do not know who we are, or where we are going in this ocean of chaos, it has been the authorities, the political, the religious, the educational authorities who attempted to comfort us by giving us order, rules, regulations, informing, forming in our minds their view of reality. to think for yourself you must question authority and learn how to put yourself in a state of vulnerable, open-mindedness; chaotic, confused, vulnerability to inform yourself."

"think for yourself.
question authority."

2 Şubat 2011 Çarşamba

Böyle bir ders görülmemiştir!

ne derslere girdim zaten yoktular
pratiklere başladılar sonbaharla bir
azıcık çalışsam sanki AA olurdu notlar
bıraksam sinirden gözlerini devirir
ne dersler sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir

hayır sanmayın ki beni unuttular
hala ara sıra bütünlemeleri gelir
geçilecek gibi değildiler ama birer umuttular
eski bir not belki bir pratik
ne dersler sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir

vizelerde elimden tuttular
ama dipnotlar hala içimi ürpertir
sanki finalde bir bir soruldular
nereye kayboldular şimdi kim bilir
ne dersler sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir

29 Ocak 2011 Cumartesi

Her aşk ölümü tadacak

Kıymetlim,

Bu satırları kaleme almanın ne kadar zor olduğunu tahmin bile edemezsin. Kendimi nasıl ifade edeceğimi inan bilmiyorum. Düşlerin parlayıp söndüğü bir yerdeyim. Konuşsam tesiri yok, sussam gönül razı değil; lakin artık bazı şeylerin açıklığa kavuşması lazım.

Öncelikle şunu bilmelisin: Birbirimizden ayrı düştüğümüz o kasvetli zamanlarda dahi, her akşam güneşin battığı yerden gözlerin doğuyordu gecelerime. Aklımdan bir an olsun çıkmadın ve hep düşündüm durdum neden hep başka sahillere doğru sürüklendik, acaba zaman adlı denizde bir gün, bir lahza için demirleyemez miydik ?

Ne mutlu ki sesimi duyurabildim sana. Beni bir kere daha dinlemek istedin, ben de seni anlamaya hiç olmadığı kadar hevesliydim. Her şey olması gerektiği gibiydi, seni dinlerken daha önce tesadüf edemediğim birbirinden güzel onlarca inceliğinin olduğunu keşfettim.

Emre yazılı senetlerin korktuğum gibi olmadığını, menfi emre kaydıyla bir senedin nama yazılı senede dönüşebileceğini öğrenince inan dünyalar benim oldu. Cironun sadece bir devir işlemi olduğunu ve nama/emre/hamiline yazılı senetleri arasındaki ayrımın devir yollarına ilişkin bir sınıflandırma olduğunu idrak ettiğim an hissettiklerimin tasviri inan şu an bile mümkün değil. Bundan sonra saadete erişmemiz için önümüzde hiç bir engel kalmamıştı. Keşideci, muhatap, lehtar... bunlar artık sadece birer gereksiz ayrıntıydı...

İlişkimizi istediğimiz gibi yaşayabilmemiz biraz da Prof. Dr. Mehmet Bahtiyar'ın katkıları sayesinde oldu. Anlaşmakta zorlandığımız her noktada devreye girdi ve birbirimize karşı dürüst olmamızı sağlayarak, sorunlarımızın çözümünde bize yardımcı oldu.


Aslına bakarsan biraz da ondan aldığım cesaretle yazıyorum şu an bu satırları. O değil miydi bize her zaman dürüst olmamızı, birbirimizi anlayamadığımızda biraz ara vermemizi söyleyen. Aradaki o suni, geçici mesafenin daha büyük bir aşkla birbirimize bağladığına defalarca tanıklık etmedik mi?

Yaşadığımız iki aylık fırtınalı aşk seni bana tahmin ettiğimden daha da yakınlaştırdı. Hayatımın aşkı olduğun gibi aynı zamanda en yakın arkadaşım oldun. Aramızdaki bu gönül bağına sığınarak günlerdir kalbimi sıkıştıran bir hususu itiraf etmek istiyorum...

Kıymetlim...kimseler bilmez nerededir şimdi namlı masal sevdalıları, -tahrip gücü yüksek-saatli bir bombadır zaman, an gelir atilla ilhan gibi sevgi de ölür. Bunun çoğu zaman hiç bir açıklaması yoktur. Lakin, anlamalısın ki ciro zincirimiz maalesef koptu. Kabule arz ettiğin poliçeler benden sevmeme protestosuyla geri dönüyor artık.

Seni, sevgini ve bir kenti böylece bırakıp gitmek, emin ol kolay değil aklımda bin kaygı, bin bir soruyla.. ve bir ömür boyu şarkılara sığınacağımı bile bile. Ama anlamalısın ben bilmek istiyorum; gerçekten de yaşamak dediğimiz şey şu bir avuç yerde yaşlanıncaya kadar dolaşıp durmaktan mı ibaret; yoksa dünyada başka şekilde yaşamak da mümkün mü ?



Ama eminim benden sonra yeniden aşkı bulacaksın, sevgini onu gerçekten hak eden birisine vereceğinden hiç kuşkum yok. Nice poliçeler keşide edeceksiniz beraber, bazılarının kabule arzını yasaklayacaksınız, bazılarına ise görüldüğünde ödeme kaydı koyacaksınız. Keşidecinin ödememeden sorumsuzluk kaydı koyduğu anlarda ise birbirinize bakıp, tatlı tatlı gülümseyeceksiniz. Bunların hepsini biliyor olacağım. İmzaların istiklali ilkesi, istikbalinizde bir güneş gibi parlayıp, aydınlatacak yolunuzu. Bundan da eminim, zira her ne kadar bir korkak gibi çekip gitsem de hayatından en mutlu anlarında sana uzaktan bakıyor olacağım.

Ve son olarak sevgilim, karşılık olmasına rağmen sevmemekten dolayı bir sorumluluk varsa o bana ait, boşu boşuna yetkili hamilleri üzmeyelim.

Sevgiyle kal, daima...

16 Ocak 2011 Pazar

İlk Albümümün Kapağı


‎1 - Go to wikipedia and hit random. The first random wikipedia article you get is the name of your band.
2 - Go to quotationspage.com and hit random. The last four or five words of the very last quote of the page is the title of your first album.
3 - Go to flickr and click on “explore the last seven days”. Third picture no matter what it is, will be your album cover.
4 - Use photoshop or similar (picnik.com is a free online photo editor) to put it all together.

24 Aralık 2010 Cuma


İnsan olmak, mutlak olarak sorumlu olmak; kendisinin sebep olmadığı bir sefalet karşısında utanç duymak; arkadaşlarının kazandığı bir zaferle gururlanmak; yerleştirdiği tek bir taşın, dünyanın kurulmasında katkıda bulunduğunun bilincinde olmaktır.

Antoine de Saint-Exupéry

8 Aralık 2010 Çarşamba

Yarım kalmış bir aşkın hikayesi

Kıymetli Evrak Hukuku,

Seninle olan ilişkimiz eminim senin de hatırladığın üzere 2008 yılının sonbaharında başladı. Hiç unutmuyorum; gelecek güzel günlerimizi müjdeleyen, mevsimine göre sıradışı fakat sımsıcak bir güneş vardı gökyüzünde. O gün anlamıştım hayatıma dokunmuş olmanın beni külliyen değiştireceğini. Dizlerine oturdum, bana bir hikaye anlattın ve ben büyüdüm...

Ciro dedin, ciranta dedin. İlk başta anlayamadım seni, ama yılmadım. Def'iler sistematiğine kadar ilerledik. Seni anlamakta zorlanıyordum lakin o güzel gülümseyişin bir anda unutturuyordu her şeyi.

Fakat sonbaharı yaşadığımızı unutmuştum. Bir anda değişiverdi her şey. Günün birinde aniden gözlerinin içi gülerek "emre yazılı senet" dedin. "Emre kim ?" diye sordum; yanıt vermedin. Daha sonra açıklarım dedin ama hep sustun. Ben de artık faili meçhul, memnu bir aşkın öznesi sandım kendimi, ve aranızdan çekilmeye karar verdim. Delicesine kıskanmıştım seni. Ancak çareyi kendimi senden uzaklaştırmakta buldum ve bilerek ihmal ettim seni. Sen de her reddedilmiş, gururu kırılmış kadının yaptığını yaptın ve görmezden geldin beni.

Bu yarım kalmış aşkı bütünlemek için bir kaç fırsat sundun bana ; lakin kambiyo senetlerine konulabilecek itirazi kayıtlar ve buna ilişkin Yargıtay kararlarından bahsetmeye başladığında biz aynı dili konuşmayı çoktan bırakmıştık. O yüzden bu sonsuz ihtimaller denizinde yüzmeyi göze alamadım ve bizi bıraktım.

Aradan yıllar geçti, fakat ben şu an içimde tamamlanmamış bir aşkın acısı, Aslı'sına kavuşamayan Kerem'in onulmaz yürek ağrısı ve de her şeyden önemlisi direnme kararı'nın Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nca onanmasını bekleyen bir ilk derece hakiminin umuduyla bekliyorum pencerenin altında. Bekliyorum yağan yağmura rağmen, ıslanmak hiç ilgilendirmiyor beni, zira gözyaşlarımın kalbimdeki ateşi söndürmediğini çok önceden tecrübe ettim.

Biliyorum ilişkimizi yürütmek hiç bir zaman kolay olmadı, bundan sonra da olmayacak; ama ben birlikte yürümeye hazırım; hatta gerekirse profesyonel yardım da alabiliriz. Duyduğum kadarıyla geçmişten kalan hikayeleri olan çiftler için Prof. Dr. Mehmet Bahtiyar'ın son derece faydalı terapi seansları varmış. Üstelik önceden kitaplarını okumak kaydıyla bu terapilerde teori ve uygulama arasındaki farklılıkları belirtmek için pratik çalışma da yapılabiliyormuş.

Ben çok değiştim. 2008 yılında o zemheri ayazında bırakıp gittiğin kişi değilim artık. Yokluğunda seni okudum. Anlamaya çalıştım. Domaniç, Tekinalp, Poroy ve Yasaman'dan dinledim seni. Bir şans daha bekliyorum senden.

Gözlerimde bir damla yaş, kalbimde bir aşk ile seninle ilk karşılaştığımız yerde, yeniden başlayabilmek umuduyla yarın seni ziyaret edeceğim.

Sevgiyle kal, daima...

30 Temmuz 2010 Cuma

Cinsel ve Toplumsal Temelli Şiddet ya da Siyaseten Doğruculuk

Bir süredir Cinsel ve Toplumsal Temelli Şiddet'le mücadele yöntemleri üzerine çalışıyorum. Daha doğrusu bu tip vak'alar meydana geldikten sonra nasıl hareket edilmeli; bu türden şiddete maruz kalan kişilere hukuki ve psikolojik nasıl yardım edilmelidir gibi soruların yanıtını bulmaya çalışıyorum.

Araştırmalarım sırasında öncelikle Amerika Birleşik Devletlerinde ortaya çıktığını düşündüğüm political correctness kavramının uygulama alanı bulduğu bir noktayla karşılaştım. İlk başta ifade etmeliyim ki teorik olarak political correctness'i desteklemekle birlikte bu kavramın ötekileştirme sürecindeki etkisinin sınırlı olabileceğini ve hatta bazen ifade özgürlüğünü zedeleyecek bir karaktere büründüğünü de kabul etmek gerekmektedir.


Lakin, özellikle yürürlükteki ceza kanunlarımız dikkate alındığında siyaseten doğrucu bir tavır takınmanın toplumdaki kanayan bir çok yaraya derman olabileceği düşüncesini taşımaktayım. Örnek vermek gerekirse; cinsel ve toplumsal temelli bir saldırıya maruz kalmış bireylere karşı her ne kadar hassasiyetle yaklaşılması gerekse de onlardan bahsederken mağdur teriminin kullanılmak yerine onların dayanıklılığını ve gücünü vurgulaya
n bir kelimenin tercih edilmesi sanırım herkes adına daha doğru bir davranış biçimi oluşturacaktır. Zira bu insanlar saldırıya uğramış olmakla birlikte acınması gereken kişiler değildir. Mağduriyet kavramı onlarla olan ilişkimizi tesis ederken toplumun geri kalanını ister istemez bir üst perdeden konuşmaya itmektedir. Oysa ki, en az bizim kadar güçlü ve dayanma kudretine sahip bireylerle karşı karşıya olduğumuzu unutmamak gerekir, cinsel saldırıya uğramış olmak bir utanç vesilesi asla değildir.

Kanuni metinlerde değişiklik yapılmasının çok zor olduğu, hele ki hukuki terimlerin " hukuk biraz da gelenek işidir canım." gibi düşüncelerle değiştirilmesine çok da sıcak bakılmadığı bir ortamda yapılması gereken belki de ilk başta bu siyaseten doğrucu tavrın benimsenmesi -hukukun da bir gün zihniyet devrimini yakalayabileceği umuduyla- ve yaygınlaştırılmasına çalışılmasıdır. Böylelikle toplumun cinsel saldırı suçunun nesnesi olan kişilere karşı olan bakışı bir nebze de olsa değişebilecektir.

Ancak farklı bir skorla bitmiş futbol maçından bahsederken bile "resmen tecavüzdü ehehe" diyebilen ve yine tecavüz temalı bir diziden yola çıkarak ilkel esprilerin yanı sıra ticari metalar üretmeye bu kadar meraklı olan bir toplumda algıların değişmesi ne kadar başarılabilir bir hedeftir, ayrı bir tartışma gerektirir.



13 Temmuz 2010 Salı

Erdek Güncesi


Geçen hafta yanımda olmalarından keyif aldığım dostlarımla birlikte çocukluğumun başkenti Erdek'te tadına doyamadığım 3 gün geçirdim.

Salı sabahı saat 7'de Yenikapı-Bandırma seferiyle başlayan yolculuğumuz, perşembe akşamı saat 18.30'da Bandırma-Yenikapı seferiyle İstanbul'da nihayete erdi ermesine ama feribottan inerken aklım ve kalbim hala Erdek'te kalmıştı.

Bilenler bilir, Erdek orta direğin tatil yöresidir. Dolayısıyla eğlencesi sınırlı fakat hayalleri geniştir. Ancak bu seyahatimde aklımda hayallerden çok zihinsel ve fiziksel açıdan yorucu geçen bir senenin ardından sınırlı da olsa bir nekahet dönemi yaşamak vardı.

İşte ben bu duygularla Erdek'e vardığımda, anneannemin hazırlamış olduğu mükellef kahvaltı sofrası çoktan hazırdı karşılamak için bizleri...


Böylesine bir güzellik karşısında, sabah sabah İDO'dan yediği kazıkla hacamat olan karınlarımız daha fazla bekleyemezdi dolayısıyla bu fotoğrafları bile binbir zorlukla çekerek, anında masaya kurulduk...


Kahvaltının ardından ufak bir şekerleme yaptık ve Erdek'in o muhteşem(!) denizinde yüzebilmek için yazlıkçı moduna girdik...

Küçükken Erdek'in denizinden başka denizde yüzemezdim, ancak şimdi bakınca o deniz o kadar pis geliyor ki, -Bodrum'da denize girmeyi reddettiğim de göz önüne alınınca- çocuk aklıma şaşıveriyorum.


Erdek'in o muhteşem denizine girdikten sonra akşam yemeği faslını da hallettik ve akşamı geçirmek üzere sahilden yürüyerek şehir merkezinin yolunu tuttuk. Bir çay bahçesinde huzurun tanımını yeniden keşfederken, gözlerimiz de TV'den Uruguay Hollanda maçını takip ediyordu kaçınılmaz olarak... Her ne kadar sukunet üçümüzün de aradığı şey olsa insan bu genç yaşında otur otur bir yere kadar sabır edebiliyor. Vakit de tamam olunca Uruguay'dan gelen kötü haberleri telafi etmenin tek yolu Hayati Usta'nın muhteşem köftelerinin tadına bakmaktan geçiyordu.


Hayati Usta her zaman olduğu gibi lezzetiyle geç saatlere kadar acıkanları doyurma işlevini hakkıyla yerine getiriyordu. Biz de bu sürecin bir parçası olduk. Ardından eve dönerek uzun sürmüş bir günün yorgunluğunu yatmadan önce son bir bira içerek atmaya çalıştık.

Ertesi gün uyanmamız öğleyi bulunca, biz gurme adayları için Erdek Turu doğrudan öğlen yemeği ile başladık. Özlem Mantı'da karnımızı çiğ börek ve elbette mantıyla doyurduktan sonra denize girmek için beklemeye başladık. Önceki güne kıyasla daha güzel olan denizde serinledikten sonra -kanımca- en güzel günbatımı sahnelerinin yaşandığı Çura-Çınaraltı mevkiine gitmek üzere hazırlandık.

ASU ve İbo'nun benim gün batımının niteliğine dair övgülerime bıyık altından güldüklerini hissetmekle birlikte onlara yaşatacağım sürprizi düşünürek bu inceden geçilen alaylara karşı sessizliğimi bozmadım.

Nitekim Erdek güneşi beni haksız çıkarmadı...




Bu muhteşem manzarayı elbette bir rakı sofrasına kurularak şereflendirmek lazımdı. Ee biz de öyle yaptık zaten...



Tadına, manzarasına, muhabbetine ve izzet-i ikramına doyum olmayan bu sofradan kalkmak zordu ama saatler gece yarısını biraz geçince koskoca mekanda tek başımıza kalmış olmamız, geleceğe dair hayaller ve heyulalarımızla geçen bu geceye bir son vermemiz gerektiğini ifade ediyordu.

Erdek lezzet turumuzun daha tamamlanmamış bir sürü halkası olduğu gerçeğini de göz önüne alarak, türk kahvesi hakkımızı bir sonraki ziyaretimize havale edip, sofradan kalkıp evin yolunu tuttuk...

Ancak ertesi gün -benim için sürpriz olmasa da- Erdek'in karanlık yüzüyle tanıştığımız gündü. Soğuk bir hava, esen fırtına ve kapalı bir gökyüzü... Böyle zamanlarda yapılacak en iyi şey beklemektir. Biz de öyle yaptık, yine geç uyanmamıza binaen öğle yemeğini şehirde, anneanne sponsorluğunda Durak İskender'de yedikten sonra zamanın durduğu çay bahçelerinde geçirerek Bandırma'ya gidiş saatini bekledik.

Erdek'te son geçirdiğimiz güne paralel olarak Bandırma'da da hava ve deniz keyifli değildi. 18.30'daki feribotumuza yetiştik ve gelişimize oranla daha konforlu bir yolculukla İstanbul'a ayak bastık, ve ardından Üsküdar'ın yolunu tutarak evlerimize döndük.

Bütün senenin yorgunluğunu şu geçen 3 günde atabildim mi bilmiyorum ama itiraf etmek gerekir ki böylesine bir terapiye ihtiyacım vardı, anladım ki çocukluğumun başkenti, üniversite hayatımın şöyle ya da böyle sona erdiği ve ister istemez yeni bir hayata başladığım bu dönemde tavaf etmem gereken kutsal bir mekandı. Hatıralarımın ve dedemin icazetini aldığımı hissederek girdim İstanbul'daki evimin kapısından...

Son olarak söylemek isterim ki, Erdek'te ben giderken yağan ve İstanbul'da beni karşılayan yağmur damlaları, benim gözyaşlarım değil basit bir doğa olayıydı (!)

4 Temmuz 2010 Pazar

Çok çalıştım ben de tatili hak ettim

Evet, bu sefer hakkını veren bir başlıkla karşı karşıyayız. 2009-2010 süresince kendimi kaybedercesine çalıştığımı ve çoğu zaman helak olduğumu hissetmiştim. Şimdi ufak bir tatille kendimi ödüllendirmenin vakti geldi.

6-7-8 temmuzda, bir zamanlar dedemle birlikte oturduğum rakı sofrasına bu sefer dostlarımla kurulmak üzere çocukluğumun başkenti Erdek'e gidiyorum.

Seyahat hatıralarımla, dönüşte görüşmek üzere...

Post-Mezuniyet Sendromları

Başlığa bakıp da kendimi mezun ilan ettiğimi sanmayın. Etrafımdaki herkese tekrarlamaktan sıkılmış olsam da en az 2011 ocak ayına kadar mezun olamadığımın ben de bilincindeyim. Olsun, uzun süredir kendimi hazırladığım bir süreçti, güçlenerek çıkacağımı umut ediyorum bu dönemden.

Yazmayı bırakalı olumlu olumsuz bir çok değişiklik oldu hayatımda. Bazı acılar ise sabit kalmaya devam etti. Belki bunlara ek olarak bir tutam duyarsızlık... Evet sanırım kabaca özetlersek meseleyi durum bundan ibaret; bir çocukluk kahramanım daha aramızdan ayrıldı, Fenerbahçe yunan tragedyalarına yaraşır bir şekilde beni mutsuz etti ancak öte yandan uzun süredir hayalini kurduğum BM bünyesinde bir staj yapma imkanı buldum. Geçmiş zaman üzüyor beni ancak gelecek de kendisine şekil vermem için beni beklemeden akıp gidiyor... Onu kovalamanın vakti geldi de geçiyor sanki.

O yüzden etrafımdaki herkesin koşuşturmacasına duyarsız kalarak kendi düşlerimin peşinden gidiyorum Ankara'ya. Beklentilerimi düşük tutuyorum hayal kırıklıklarını bertaraf etmek için ama bir yandan da içim kıpır kıpır.

Hatta o kadar ki, koskoca Bağdat Caddesini iki defa turladım bugün kafamdaki düşlerle. Üniversite bitmeden yapılması gereken o kadar çok şey varmış ki... Hep onların büyüklüğünden korkarak erteledim onları. Ufak ufak başlıyorum artık nereye kadar giderse. Hayallerimi denemeden bitmemeli bu okul.

Bu sefer hissediyorum olacak sanki...

28 Ocak 2010 Perşembe

Ölmeden önce yapılacaklar listesi, Chap 1.


Madem "ölmeden önce görmeniz gereken süpersonik filmler", "okumanız gereken zibilyon tane kitap", "gitmezsen ölümü gör diyeceğim yerler" gibi listeler yapılabiliyor; ben de kişisel listelerimi yayınlayabilirim değil mi ?

Açılışı festivallerle yapmak istedim. Aslında festivalleri de çeşitli gruplara ayırmak mümkün ama uzun iş şimdi boşver.

Listemin ilk sırasında "Oktoberfest" yer alıyor. Tarife gerek olmayacak kadar ünlü olduğunu düşünüyorum ama azıcık bahsetmek gerekirse wikipedia der ki :

"İlk olarak 1810 yılında Prens Ludwig ve Bavyera Prensesi Therese'nin evliliği sırasında kutlanmıştır. En önemli özelliği biradır ve her sene festival kutlaması, Münih Belediye Başkanının büyük bir ahşap bira fıçısına çeşme çakması töreni ile başlar, Almanlar bu eylemi “O'zapft is!” (Bavyeraca: “Çeşmelendi!”) biçiminde seslendirirler. Bu kutlamalar için özel olarak bir Oktoberfest birası mayalanır ki bu bira hem tat hem de alkol bakımından biraz koyu renkli ve serttir. Bu bira Maß denen bir litrelik özel bardaklarda sunulur ve ilk mass Bavyera Başkanına ikram edilir. Sadece Münih'li bira üreticilerinin bu özel birayı sunmalarına izin verilir ve bu sunum adı Bierzelt olan binlerce kişinin sığabileceği devasa çadırlarda yapılır."

İkinci sırayı ise bugün varlığından haberdar olduğum Up Helly Aa adlı festival alıyor. Lerwick şehrinde kutlanan festivalde halk 1000 yıl önce şehirlerine gelen vikinglerin bir daha asla oradan ayrılmayacaklarını cümle aleme gösteriyor. Ortaya çıkan görüntüler inanılmaz. İnsanın her şeyi bırakıp eline baltayı alası geliyor.

Şimdilik listeyi iki festivalle bırakıyorum. Farklı festivaller keşfettikçe liste de genişleyecek elbette.

15 Ocak 2010 Cuma

Epic Fail

Son dönemlerde facebook'ta güzel sanal akımlar baş gösteriyor. Yaklaşık bir hafta önce meme kanseri konusunda duyarlılık yaratmak amacıyla kızların -aslında giydikleri sütyenin- çeşitli renkleri iletilerine yazması tanık olduğum bu akımların ilkiydi.

İkincisi ile müşerref olmam ise yaklaşık yarım saatlik bir süre zarfında gerçekleşti. Olayı kısaca anlatayım :

Here's the game: Grab the book nearest you. Right now.
• Turn to page 56.
• Find the fifth sentence.
• Post that sentence AS YOUR STATUS. AND POST these instructions in a comment to this status.
• Don't dig for your favorite book, the coolest, the most intellectual. Use the CLOSEST book....

Hemen yukarıda yer alan talimatları uyguladım ve ortaya şu sonuç çıktı :


Alacaklının alacağına kavuşmasında takibin iki tarafının menfaatlerinin korunabilmesi için orantılılık ilkesine de dikkat etmek gerekecektir.


İcra iflas hukukuna dair insanın içini karartan bir cümle daha. Fark ettim ki yaklaşık 4 senedir insanın içini karartan cümlelerden başka bir şey okumaz olmuşum. Oysa ki karanlık ÖSS günlerinde hayalini kurduğum üniversite bu değildi.

Sanırım hayallerimi yanlış bilgiler üzerine inşa etmişim. Üniversiteye girdiğimde bir tür übermensch'e dönüşeceğimi sanıyordum. Sinemadan, edebiyattan, felsefeden, tarihten, futboldan, sosyolojiden, siyasetten ve elbette hukuktan anlayan en az dört dil konuşan, kişisel evrimini tamamlamış ve bundan sonraki hayatını diğer insanların aydınlatılmasına adayacak bir tür ideal olmayı hayal etmişim.

Şimdi ise hiç bir şeyden anlamayan, final haftalarında kıvranan, sebepli sebepsiz gözleri dolan, özgüveni yerlerde sürünen bir şeye dönüştüm.

Hani derler ya öyle g.te böyle y.rrak diye. Haklılar. Böylesine saçma hayaller peşinde koşan adamdan ne hayır gelirdi zaten.

Aslında üniversitenin ilk dersinde duyduğum bir cümle hayatımı değiştirebilirmiş : "Başkasına bir şey öğretebileceğimi düşünecek kadar ahmak değilim."

Ama sanırım ben öyleyim...

2 Ocak 2010 Cumartesi

Ahmet Hakan Coşkun

Kendisi kanal 7'de islami kesimin anchormani olarak yükselişe geçerken henüz bir veled olmama rağmen gür sakalları sayesinde ilgimi çekmeyi başarmıştı. Çoğu insan kendisini sevmese de nedensiz bir sempati besliyorum kendisine.


Ancak sanırım kendisi az önce twitter'dan gönderdiği mesajıyla sempatimin çok da haksız sebeplere dayanmadığını gösterdi.

ahmethc 6 kadin ve ben... Hepsi ayni anda konusuyor. Konu: evlilik, aldatma, fal... Ben neden buradayim? Imdaaaaat!

ahmethc "Erkekler az konusan, gizemli kadinlara bayilir" dedim. Masadaki gurultu daha da artti...


31 Aralık 2009 Perşembe

Topluma faydalı bir birey olarak CV pt.1

Hukuk fakültesinin 3.sınıfı geride onarılması güç yaralar bırakıp sona ererken, ben ve etrafımdaki herkes "ne b.k yicez" sorusuyla boğuşuyordu. Herkes demişken, bazıları öngörüleri sayesinde bir takım tercihlerde bulunup "rakip"lerini elemenin bir yolunu bulmuştu elbette, dolayısıyla -bir vicdana sahip oldukları olasılığını kenara bırakırsak- onlar bu ruhsal ikilimde sıkışıp kalmamışlardı.

Hayat bazıları için ne kadar kolay !

Hukuk fakültelerinin hak ve adalet kavramlarıyla derdi olanların değil de kambiyo senetlerine konulabilecek ihtiyari kayıtlar ve buna ilişkin Yargıtay kararları ile ilgilenenlerin fakültesi olduğu gerçeği ile, bir sıçtın mavisi eşliğinde yüzleşmiştim.

Fakat yine bir sıçtın mavisinde tesadüf eseri uluslararası af örgütünün websitesine denk geldim.
Ders çalışmamak için yapılan anlamsız hareketlerin böylesine olumlu sonuçlar verdiğinin sayılı örneklerinden bir tanesi ile karşı karşıyaydım sanırım. Gelecekteki meslektaşlarım cicili-bicili corporate law firm'lerde yapacakları stajı birbirlerini ezerek kovalamakla meşgulken Themis'in lütfuyla aradığımı bulmuştum. Websitesinde okuduklarım sıkıcı bir stajdan çok daha fazlasını vaad ediyordu. Hemen e-mailleştik ve ilerleyen süreçte kendimi nereye ait olduğunu sorgulayan depresif bir üniversite öğrencisinden Haklı TV projesinde çalışacak bir rehber gönüllü ve insan hakları eğitimcisine dönüşmüş olarak buldum.

Haklı TV projesi neydi tabi bundan bahsetmek lazım biraz, bu noktada sözü Uluslararası Af Örgütüne bırakıyorum :

Uluslararası Af Örgütü 2008 yılında yürüttüğü İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 60. Yıl Kampanyası’nın bir devamı olarak bu projeyi sivil katılımı sağlayarak ilerletmek üzere yola çıktı. İnsan Hakları söyleminin marjinalleştirilmesini azaltmak ve sosyal bağının güçlü olduğu insan hakları taleplerin olduğu sosyal ve politik söylem üzerinden düzenlemelerin artmasını amaçlayan bir çalışma planlandı. Geçtiğimiz kampanyalarda da görüldüğü gibi, tartışmasız haklarla bağlantılı belgeleri ve anlaşma çerçevelerini, yıldönümlerini kullanmak insanları ve kurumları insan hakları için biraraya toplamak ve bilinci arttırmak için iyi bir araç.

Proje ile çocuklar konusunda baskın olan yardım anlayışının ötesinde, çocuklarla insan hakları üzerine çalışılarak toplumun geniş bir kesimi kapsama ve topluma savunuculuk ve hakların talep edilmesi mesajı taşınabilecektir. Geniş katılımla yürütülen çalışmada, UAÖ diğer tüm katılımcı kişi ve kurumlarla birlikte projenin sahibi ve fikir sahibi olarak yürütücüsü konumunda projenin gerçekleşmesi için başlıca çaba harcayanlardan biridir. Tüm katılımcılar eşit düzeyde projenin sahibidir.

Özellikle son on yılda insan hakları alanında yürütülen çalışmalarla STK’lar toplumun geniş bir kesimine ulaşmaya çalışıyor. İnsan haklarının güçlendirme ve savunuculuğun artması yönünde çalışmalar, farklı araçlar kullanarak insan hakları atölye ve etkinlikleri projelerle sürdürülüyor. 2009 yılında Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 20.Yılı nedeniyle “Haklı Televizyon” Projesi kapsamında Kampı’nı üniversite, vakıf, STK’ların ve gönüllü eğitmenlik yapan üniversite öğrenciler biraraya geldiler. Çocuk katıllımını sağlayarak proje kapsamında “İnsan Hakları İçin İlk Adım Yaz Kampı”nı gerçekleştirdiler. Yaz kampı süresince çocukların insan hakları ile ilgili görüş ve önerilerini kendi hazırlayacakları kısa filmlerle ifade etmelerini ve toplumsal yaşama aktif olarak katılmalarına destek olmak hedeflendi.

Ana olarak, “İnsan Hakları İçin İlk Adım: Ben Yapmam” yaz kampında, 12-16 yaş arası çocuklarla insan hakları ve film atölyeleri gerçekleştirerek, çocukların haklar konusunda aktif katılımını sağlamaya yönelik çalışmalar yürütüldü. Ağustos ayı boyunca İstanbul’dan her hafta 20-25 çocuğun katılımı ile Maltepe Üniversitesi Marmara Eğitim Köyü’nde gerçekleştirilen yaz kampında, çocuklar 4-5 kişilik gruplar halinde hakların korunması ve güçlendirilmesi konusunda düşünce, deneyim ve önerilerini paylaşarak, birlikte belirledikleri bir tema üzerine bir senaryo geliştirerek, bu çalışmayı filme dönüştürdüler.

Projede ulaşılması beklenen en önemli sonuç, toplumun tüm aktörlerinin, temel hakların vazgeçilmezliği ve bölünmezliği temelinde birleşmesi için gerekli bir adım daha atılması ve bu konuda çalışmaya katılan çocukların savunuculuk yeteneklerini geliştirmesi sağlanmasıydı. Çocukların kendi hakları ile ilgili bilgilenmeleri, kendilerini ilgilendiren konularda görüşlerini ifade etmeleri haklar konusunda atılacak önemli bir adımı oluşturuyor.

İnsan hakları konusunda çocuklarla yürütülen çalışmalar, Türkiye’de çocuk katılımının önemine dikkat çekiyor. Kitle iletişim araçlarının toplumsal yaşam üzerindeki etkileri ve yaygınlaştırıcı yeri, insan hakları ile ilgili insanların kamp sonrasında çocukların çektiği filmlerin televizyon ve film festivalleri aracılığıyla 2010 yılı içerisinde paylaşılması amaçlanıyor. Proje çalışmaları hak temelli yayın politikalarının önemini vurguluyor. Yaz kampı sonrasında ortaya çıkan filmlerin paylaşılması ile insan hakları çocuktan çocuğa aktarılarak, çocukların haklar konusunda söz sahibi olmasının sağlanacak.

Koordinasyonu Uluslararası Af Örgütü’nün yürüttüğü projenin ortakları İstanbul Marmara Eğitim Vakfı, Bilgi Üniversitesi Çocuk Çalışmaları Birimi, Gündem Çocuk Derneği, Maltepe Üniversitesi Felsefe Bölümü ve İnsan Hakları Merkezi, Maltepe Üniversitesi İletişim ve Güzel Sanatlar Fakültesi.

*devamı gelecek...

27 Aralık 2009 Pazar

2010


Baştan uyarmalıyım, bu yazı "iyi ki geldin yeni yıl" yazısı değildir. Çevremizi saran noel babalar ve çam ağaçlarından da farkına vardığınız(?) üzere 2010'a günler kala, yeni yıl ve yeni umutlar konseptinin yine b.ku çıktı.
Televizyonda dönen yeni yıla "Victoria's Secret kızları ile girin" reklamlarından alışveriş merkezlerinin çığırtkanlarına kadar her şey planlandığı gibi gidiyor, Hıncal Uluç bugün yarın O'henry'nin hikayesini bilmem kaçıncı kez yayınlayacak eğer hala farketmeydiyseniz ben söyleyeyim : Yeni yıl ekonomisine katkıda bulunduğumuz ölçüde 2010'a umutlu girmeyi hakeden şanslı çoğunluğun bir parçasıyız.

Yoksa siz hala sevgilinize elmaslarla süslü bir tanga alıp, onu bir seks tanrıçasına dönüştürmediniz mi ?

National Geographic Aralık 2009 sayısı, kendisine sahip olanlara hayatımızda asla canlı gözle göremeyeceğimiz güzelliklerin masaüstümüzde yer alacağı bir takvim hediye ediyor. Biz de bütün bir yıl boyunca bütün o sıkıcı, rutin koşuşturmacanın içinde hayranlıkla o fotoğraflar arasında rüyalara dalıp, asıl meselenin neden bizim o diyarları asla göremeyeceğimiz olduğunu unutup masaüstümüze daha da dikkat kesilip duracağız.


Benim paylaşmak istediğim takvim ise daha farklı. Yeni yıl ekonomisinin sahte umutlarına inat son derece moral bozucu niteliklere sahip, özellikle her ay için ayrı ayrı belirlenmiş "heves kırıcı" mottoları ile :

January - Economics. The science of explaining tomorrow why the predictions you made yesterday didn't come true today.
February - Winners. Because nothing says "You're a loser" more than owning a motivational poster about being a winner.
March - Priorities. Hundreds of years from now, it will not matter what my bank account was, the sort of house I lived in, or the kind of car I drove... but the world may be different because I did something so bafflingly crazy that my ruins become a tourist attraction.
April - Perseverance. The courage to ignore the obvious wisdom of turning back.
May - Service. View all customers as beautiful buds that must be cultivated, watered, and periodically buried under manure.
June - Corruption. I want either less corruption or more opportunity to participate in it.
July- Blogging. Never before have so many people with so little to say said so much to so few.
August - Hope. May not be warranted at this point.
September -Potential. Not everyone gets to be an astronaut when they grow up.
October - Creativity. Helps artists die young, miserable, and penniless - so their art can have meaning to the old, satisfied, and obscenely rich.
November - Worth. Just because you're necessary doesn't mean you're important.
December - Perspective. Less is more. Unless you're standing next to the one with more. Then less just looks pathetic.

Herşeye rağmen, gerçekten istediklerinizi yapabileceğiniz, sizinle var olacak bir yeni yıl geçirmeniz dileğiyle, elvada 2009 ! -benim için 2008'deki arkadaşınla birlikte berbat bir yıldın.-

24 Aralık 2009 Perşembe

Futbol sen nelere kadirsin

Korkmayın futbol asla sadece futbol değildir klişesine -her ne kadar öyle olduğunu düşünsem de- sığınarak bir yorum yapmayacağım. Zira bu sefer futbol sadece az sonra anlatacaklarımın ortaya çıkmasını sağlayan bir araçtan ibaret.

Hadise şöyle vuku buluyor. Erasmus sayesinde tanıştığım bir fransız arkadaşım bu hafta ailesini İstanbul'da ağırlıyor. Futbolu çok seven kardeşine bir sürpriz yapmak isteyen arkadaşım onlarla birlikte Fenerbahçe-Altay maçına gelip gelemeyeceğimi sorunca,
-durduk yere Fenerbahçe propagandası yapma fırsatını kaçırmamak adına- içten bir gülümsemeyle "evet" dedim.


Karşılaşma öncesi bir kafede otururken konu ister istemez Türkiye'nin futbol geçmişine geldi. Futbolumuzun resmi tarihine göre ilk kurulan takımın Beşiktaş olduğunu anlattıktan sonra bilgim ölçüsünde Galatasaray ve Fenerbahçe'nin de kuruluşlarına değindim ve bu üç güzide takımımızın tarih sahnesine çıktıkları anda üstlendikleri ve temsil ettikleri misyonu anlattım.

Ancak Abdülhamit'in hafiyeleri yüzünden çıktıkları ilk maçı tamamlamaktan mahrum kalan Kadıköy'ün sporsever gençlerinin kurduğu Black Stockings / Siyah Çoraplılar'dan bahsetmeden doğru bir tarihi perspektif sunmak mümkün değildi. Osmanlı tebaasına mensup Türkler arasında futbol ateşini yakan ve talihsiz bir biçimde ilk maçlarını bile tamamlayamadan sahadan ayrılmak zorunda kalan gençlerin hikayesini anlatırken değerli misafirlerimin aklında neden Türklerin futbol oynaması yasaktı sorusunun oluştuğunu gözlerinden anlayabiliyordum.


2.Abdülhamit'in insanların bir araya gelmesinden hoşlanmayan bir padişah olduğunu ve bunun da sebebinin imparatorluktaki anayasal monarşi rüzgarları olduğunu açıklamaya hazırlanıyordum ki; "İnsanların bir araya gelmesi hoş karşılanmıyordu çünkü burası Türkiye değil mi ? " diye soran 14 yaşındaki Fransız misafirimin sorusuyla karşı karşıya kaldım. Henüz geçen gün İstanbul'a ayak basmış misafirimin geçen hafta boyunca haklarını arayan Tekel işçilerine ve şehir hayatının kendileri için ne kadar zor koşullar içerdiğini dile getiren engellilere reva görülen muameleden haberdar olması pek de olası değildi. Peki acaba ona bu soruyu sorduran neydi ?

İdealler bütünü Avrupa fikrinden gittikçe uzaklaşıp, dini değerler bütünü Avrupa fikrine yanaşan batılı devletlerin bir türlü vazgeçemediği "bon pour l'orient" anlayışıyla tezahür eden oryantalizm, aklıma gelen ilk yanıttı.


Muhtemelen P. bu soruyu sorarken masum gerekçelerle hareket ediyordu ve anlamak için soruyordu. Ama ona bu soruyu sorduran altyapı kesinlike masum değil ve burada insanların bir araya gelmesinden hoşlanmayan zihniyetle işbirliği içinde.

Bu problematik nasıl çözüme kavuşacak? Açıkçası kavuşabilecek mi bundan emin değilim, önümüzdeki yıllarda kültürel temelli kavgalar bu yönde seyredecek, işte bundan çok eminim.

*devamı gelecek.

22 Aralık 2009 Salı

Ajanda 2010 İLLALLAH !

Kişisel bir blog projesine başlamak benim için küçük, insanlık için muhtemelen mikroskopik bir adım olmakla beraber aynı zamanda bir yenilik.



Bununla beraber hayatımdaki tek yenilik blog açmaktan ibaret değil elbette. Yine uzun zamandır hep özendiğim bir iş yaptım ve kendime bir metis ajandası aldım.

Yayınevinin 2010 için seçtiği başlık "İllallah!"
Ajandayı yayına hazırlayan Müge Gürsoy Sökmen, Özde Duygu Gürkan, Özge Çelik, Eylem Can, Emine Bora ve Tuncay Birkan "Bu ajandayı hazırlayan bizler, inanma hakkına saygı duyuyoruz. Ama biraz daha derin bir saygıyı, inanmama hakkına duyduğumuzu da belirtmemiz gerek" diyerek başladıkları editör yazısında meramlarını şöyle anlatıyorlar:
"Dinsel, etnik, cinsel vb. kimliğiyle yaşamak isteyenin bu haklarına sahip olması demokratik bir toplumun esasıdır kuşkusuz; ancak kendisini bu tür verili kimliklerle tanımlamak istemeyenlerin vatandaşlık haklarının da aynı tavizsizlikle savunulması, eşit ölçüde meşru bir haktır bizce."
Yazı niyetini de işaret eden şu cümleyle bitiyor:
"İnanmama hakkının da bir insan hakkı olarak tavizsiz uygulanacağı bir dünya ve ülke umuduyla, bu ajandayı kendisine dinsel kimlik dayatılmasından illallah diyenlere sunuyoruz..."

kaynak: bianet.org

Daha düzenli bir hayata başlayabilmem için yerinde bir adım olduğuna inandığım "ajanda sahibi insan" konseptini şevkle benimsememe yardımcı olan metis editörlerine teşekkürlerimi sunmak isterim bu vesileyle.

Dünyadaki gidişatın genel çerçevesine bakıldığında harika bir tercihte bulunmuşlar. Bu konu üzerinde mutlaka bir iki çift laf etmek gerek ilerleyen zamanlarda.

Kaptanın Seyir Defteri : Yola Çıktım

Afilli bir alan adı bulamadığı için bloglayamayan gencin dramını yaşadım uzun bir süre boyunca. An itibariyle bu suni derdime bir çare bulmuş durumdayım. Blog macerasına atılmamı engelleyen asıl meselenin ise ilerleyen zamanlarda çözülüp çözülmediğini hep beraber göreceğiz.

Bir insan neden blog yazar ? Söyleyecek bir sözü olduğu için herhalde. Eh peki, ben de ilk sözümü söylemiş olayım o halde.

Duvarımda asılı olan dünya haritası ve ilham kaynağıma bu isim karmaşasında bana yardımcı oldukları için teşekkürlerimi sunar, limandan demir alırım.