24 Aralık 2009 Perşembe

Futbol sen nelere kadirsin

Korkmayın futbol asla sadece futbol değildir klişesine -her ne kadar öyle olduğunu düşünsem de- sığınarak bir yorum yapmayacağım. Zira bu sefer futbol sadece az sonra anlatacaklarımın ortaya çıkmasını sağlayan bir araçtan ibaret.

Hadise şöyle vuku buluyor. Erasmus sayesinde tanıştığım bir fransız arkadaşım bu hafta ailesini İstanbul'da ağırlıyor. Futbolu çok seven kardeşine bir sürpriz yapmak isteyen arkadaşım onlarla birlikte Fenerbahçe-Altay maçına gelip gelemeyeceğimi sorunca,
-durduk yere Fenerbahçe propagandası yapma fırsatını kaçırmamak adına- içten bir gülümsemeyle "evet" dedim.


Karşılaşma öncesi bir kafede otururken konu ister istemez Türkiye'nin futbol geçmişine geldi. Futbolumuzun resmi tarihine göre ilk kurulan takımın Beşiktaş olduğunu anlattıktan sonra bilgim ölçüsünde Galatasaray ve Fenerbahçe'nin de kuruluşlarına değindim ve bu üç güzide takımımızın tarih sahnesine çıktıkları anda üstlendikleri ve temsil ettikleri misyonu anlattım.

Ancak Abdülhamit'in hafiyeleri yüzünden çıktıkları ilk maçı tamamlamaktan mahrum kalan Kadıköy'ün sporsever gençlerinin kurduğu Black Stockings / Siyah Çoraplılar'dan bahsetmeden doğru bir tarihi perspektif sunmak mümkün değildi. Osmanlı tebaasına mensup Türkler arasında futbol ateşini yakan ve talihsiz bir biçimde ilk maçlarını bile tamamlayamadan sahadan ayrılmak zorunda kalan gençlerin hikayesini anlatırken değerli misafirlerimin aklında neden Türklerin futbol oynaması yasaktı sorusunun oluştuğunu gözlerinden anlayabiliyordum.


2.Abdülhamit'in insanların bir araya gelmesinden hoşlanmayan bir padişah olduğunu ve bunun da sebebinin imparatorluktaki anayasal monarşi rüzgarları olduğunu açıklamaya hazırlanıyordum ki; "İnsanların bir araya gelmesi hoş karşılanmıyordu çünkü burası Türkiye değil mi ? " diye soran 14 yaşındaki Fransız misafirimin sorusuyla karşı karşıya kaldım. Henüz geçen gün İstanbul'a ayak basmış misafirimin geçen hafta boyunca haklarını arayan Tekel işçilerine ve şehir hayatının kendileri için ne kadar zor koşullar içerdiğini dile getiren engellilere reva görülen muameleden haberdar olması pek de olası değildi. Peki acaba ona bu soruyu sorduran neydi ?

İdealler bütünü Avrupa fikrinden gittikçe uzaklaşıp, dini değerler bütünü Avrupa fikrine yanaşan batılı devletlerin bir türlü vazgeçemediği "bon pour l'orient" anlayışıyla tezahür eden oryantalizm, aklıma gelen ilk yanıttı.


Muhtemelen P. bu soruyu sorarken masum gerekçelerle hareket ediyordu ve anlamak için soruyordu. Ama ona bu soruyu sorduran altyapı kesinlike masum değil ve burada insanların bir araya gelmesinden hoşlanmayan zihniyetle işbirliği içinde.

Bu problematik nasıl çözüme kavuşacak? Açıkçası kavuşabilecek mi bundan emin değilim, önümüzdeki yıllarda kültürel temelli kavgalar bu yönde seyredecek, işte bundan çok eminim.

*devamı gelecek.

Hiç yorum yok: