Geçen hafta yanımda olmalarından keyif aldığım dostlarımla birlikte çocukluğumun başkenti Erdek'te tadına doyamadığım 3 gün geçirdim.
Salı sabahı saat 7'de Yenikapı-Bandırma seferiyle başlayan yolculuğumuz, perşembe akşamı saat 18.30'da Bandırma-Yenikapı seferiyle İstanbul'da nihayete erdi ermesine ama feribottan inerken aklım ve kalbim hala Erdek'te kalmıştı.
Bilenler bilir, Erdek orta direğin tatil yöresidir. Dolayısıyla eğlencesi sınırlı fakat hayalleri geniştir. Ancak bu seyahatimde aklımda hayallerden çok zihinsel ve fiziksel açıdan yorucu geçen bir senenin ardından sınırlı da olsa bir nekahet dönemi yaşamak vardı.
İşte ben bu duygularla Erdek'e vardığımda, anneannemin hazırlamış olduğu mükellef kahvaltı sofrası çoktan hazırdı karşılamak için bizleri...
Böylesine bir güzellik karşısında, sabah sabah İDO'dan yediği kazıkla hacamat olan karınlarımız daha fazla bekleyemezdi dolayısıyla bu fotoğrafları bile binbir zorlukla çekerek, anında masaya kurulduk...
Kahvaltının ardından ufak bir şekerleme yaptık ve Erdek'in o muhteşem(!) denizinde yüzebilmek için yazlıkçı moduna girdik...
Küçükken Erdek'in denizinden başka denizde yüzemezdim, ancak şimdi bakınca o deniz o kadar pis geliyor ki, -Bodrum'da denize girmeyi reddettiğim de göz önüne alınınca- çocuk aklıma şaşıveriyorum.
Erdek'in o muhteşem denizine girdikten sonra akşam yemeği faslını da hallettik ve akşamı geçirmek üzere sahilden yürüyerek şehir merkezinin yolunu tuttuk. Bir çay bahçesinde huzurun tanımını yeniden keşfederken, gözlerimiz de TV'den Uruguay Hollanda maçını takip ediyordu kaçınılmaz olarak... Her ne kadar sukunet üçümüzün de aradığı şey olsa insan bu genç yaşında otur otur bir yere kadar sabır edebiliyor. Vakit de tamam olunca Uruguay'dan gelen kötü haberleri telafi etmenin tek yolu Hayati Usta'nın muhteşem köftelerinin tadına bakmaktan geçiyordu.
Hayati Usta her zaman olduğu gibi lezzetiyle geç saatlere kadar acıkanları doyurma işlevini hakkıyla yerine getiriyordu. Biz de bu sürecin bir parçası olduk. Ardından eve dönerek uzun sürmüş bir günün yorgunluğunu yatmadan önce son bir bira içerek atmaya çalıştık.
Ertesi gün uyanmamız öğleyi bulunca, biz gurme adayları için Erdek Turu doğrudan öğlen yemeği ile başladık. Özlem Mantı'da karnımızı çiğ börek ve elbette mantıyla doyurduktan sonra denize girmek için beklemeye başladık. Önceki güne kıyasla daha güzel olan denizde serinledikten sonra -kanımca- en güzel günbatımı sahnelerinin yaşandığı Çura-Çınaraltı mevkiine gitmek üzere hazırlandık.
ASU ve İbo'nun benim gün batımının niteliğine dair övgülerime bıyık altından güldüklerini hissetmekle birlikte onlara yaşatacağım sürprizi düşünürek bu inceden geçilen alaylara karşı sessizliğimi bozmadım.
Nitekim Erdek güneşi beni haksız çıkarmadı...
Bu muhteşem manzarayı elbette bir rakı sofrasına kurularak şereflendirmek lazımdı. Ee biz de öyle yaptık zaten...
Tadına, manzarasına, muhabbetine ve izzet-i ikramına doyum olmayan bu sofradan kalkmak zordu ama saatler gece yarısını biraz geçince koskoca mekanda tek başımıza kalmış olmamız, geleceğe dair hayaller ve heyulalarımızla geçen bu geceye bir son vermemiz gerektiğini ifade ediyordu.
Erdek lezzet turumuzun daha tamamlanmamış bir sürü halkası olduğu gerçeğini de göz önüne alarak, türk kahvesi hakkımızı bir sonraki ziyaretimize havale edip, sofradan kalkıp evin yolunu tuttuk...
Ancak ertesi gün -benim için sürpriz olmasa da- Erdek'in karanlık yüzüyle tanıştığımız gündü. Soğuk bir hava, esen fırtına ve kapalı bir gökyüzü... Böyle zamanlarda yapılacak en iyi şey beklemektir. Biz de öyle yaptık, yine geç uyanmamıza binaen öğle yemeğini şehirde, anneanne sponsorluğunda Durak İskender'de yedikten sonra zamanın durduğu çay bahçelerinde geçirerek Bandırma'ya gidiş saatini bekledik.
Erdek'te son geçirdiğimiz güne paralel olarak Bandırma'da da hava ve deniz keyifli değildi. 18.30'daki feribotumuza yetiştik ve gelişimize oranla daha konforlu bir yolculukla İstanbul'a ayak bastık, ve ardından Üsküdar'ın yolunu tutarak evlerimize döndük.
Bütün senenin yorgunluğunu şu geçen 3 günde atabildim mi bilmiyorum ama itiraf etmek gerekir ki böylesine bir terapiye ihtiyacım vardı, anladım ki çocukluğumun başkenti, üniversite hayatımın şöyle ya da böyle sona erdiği ve ister istemez yeni bir hayata başladığım bu dönemde tavaf etmem gereken kutsal bir mekandı. Hatıralarımın ve dedemin icazetini aldığımı hissederek girdim İstanbul'daki evimin kapısından...
Son olarak söylemek isterim ki, Erdek'te ben giderken yağan ve İstanbul'da beni karşılayan yağmur damlaları, benim gözyaşlarım değil basit bir doğa olayıydı (!)