30 Temmuz 2010 Cuma

Cinsel ve Toplumsal Temelli Şiddet ya da Siyaseten Doğruculuk

Bir süredir Cinsel ve Toplumsal Temelli Şiddet'le mücadele yöntemleri üzerine çalışıyorum. Daha doğrusu bu tip vak'alar meydana geldikten sonra nasıl hareket edilmeli; bu türden şiddete maruz kalan kişilere hukuki ve psikolojik nasıl yardım edilmelidir gibi soruların yanıtını bulmaya çalışıyorum.

Araştırmalarım sırasında öncelikle Amerika Birleşik Devletlerinde ortaya çıktığını düşündüğüm political correctness kavramının uygulama alanı bulduğu bir noktayla karşılaştım. İlk başta ifade etmeliyim ki teorik olarak political correctness'i desteklemekle birlikte bu kavramın ötekileştirme sürecindeki etkisinin sınırlı olabileceğini ve hatta bazen ifade özgürlüğünü zedeleyecek bir karaktere büründüğünü de kabul etmek gerekmektedir.


Lakin, özellikle yürürlükteki ceza kanunlarımız dikkate alındığında siyaseten doğrucu bir tavır takınmanın toplumdaki kanayan bir çok yaraya derman olabileceği düşüncesini taşımaktayım. Örnek vermek gerekirse; cinsel ve toplumsal temelli bir saldırıya maruz kalmış bireylere karşı her ne kadar hassasiyetle yaklaşılması gerekse de onlardan bahsederken mağdur teriminin kullanılmak yerine onların dayanıklılığını ve gücünü vurgulaya
n bir kelimenin tercih edilmesi sanırım herkes adına daha doğru bir davranış biçimi oluşturacaktır. Zira bu insanlar saldırıya uğramış olmakla birlikte acınması gereken kişiler değildir. Mağduriyet kavramı onlarla olan ilişkimizi tesis ederken toplumun geri kalanını ister istemez bir üst perdeden konuşmaya itmektedir. Oysa ki, en az bizim kadar güçlü ve dayanma kudretine sahip bireylerle karşı karşıya olduğumuzu unutmamak gerekir, cinsel saldırıya uğramış olmak bir utanç vesilesi asla değildir.

Kanuni metinlerde değişiklik yapılmasının çok zor olduğu, hele ki hukuki terimlerin " hukuk biraz da gelenek işidir canım." gibi düşüncelerle değiştirilmesine çok da sıcak bakılmadığı bir ortamda yapılması gereken belki de ilk başta bu siyaseten doğrucu tavrın benimsenmesi -hukukun da bir gün zihniyet devrimini yakalayabileceği umuduyla- ve yaygınlaştırılmasına çalışılmasıdır. Böylelikle toplumun cinsel saldırı suçunun nesnesi olan kişilere karşı olan bakışı bir nebze de olsa değişebilecektir.

Ancak farklı bir skorla bitmiş futbol maçından bahsederken bile "resmen tecavüzdü ehehe" diyebilen ve yine tecavüz temalı bir diziden yola çıkarak ilkel esprilerin yanı sıra ticari metalar üretmeye bu kadar meraklı olan bir toplumda algıların değişmesi ne kadar başarılabilir bir hedeftir, ayrı bir tartışma gerektirir.



13 Temmuz 2010 Salı

Erdek Güncesi


Geçen hafta yanımda olmalarından keyif aldığım dostlarımla birlikte çocukluğumun başkenti Erdek'te tadına doyamadığım 3 gün geçirdim.

Salı sabahı saat 7'de Yenikapı-Bandırma seferiyle başlayan yolculuğumuz, perşembe akşamı saat 18.30'da Bandırma-Yenikapı seferiyle İstanbul'da nihayete erdi ermesine ama feribottan inerken aklım ve kalbim hala Erdek'te kalmıştı.

Bilenler bilir, Erdek orta direğin tatil yöresidir. Dolayısıyla eğlencesi sınırlı fakat hayalleri geniştir. Ancak bu seyahatimde aklımda hayallerden çok zihinsel ve fiziksel açıdan yorucu geçen bir senenin ardından sınırlı da olsa bir nekahet dönemi yaşamak vardı.

İşte ben bu duygularla Erdek'e vardığımda, anneannemin hazırlamış olduğu mükellef kahvaltı sofrası çoktan hazırdı karşılamak için bizleri...


Böylesine bir güzellik karşısında, sabah sabah İDO'dan yediği kazıkla hacamat olan karınlarımız daha fazla bekleyemezdi dolayısıyla bu fotoğrafları bile binbir zorlukla çekerek, anında masaya kurulduk...


Kahvaltının ardından ufak bir şekerleme yaptık ve Erdek'in o muhteşem(!) denizinde yüzebilmek için yazlıkçı moduna girdik...

Küçükken Erdek'in denizinden başka denizde yüzemezdim, ancak şimdi bakınca o deniz o kadar pis geliyor ki, -Bodrum'da denize girmeyi reddettiğim de göz önüne alınınca- çocuk aklıma şaşıveriyorum.


Erdek'in o muhteşem denizine girdikten sonra akşam yemeği faslını da hallettik ve akşamı geçirmek üzere sahilden yürüyerek şehir merkezinin yolunu tuttuk. Bir çay bahçesinde huzurun tanımını yeniden keşfederken, gözlerimiz de TV'den Uruguay Hollanda maçını takip ediyordu kaçınılmaz olarak... Her ne kadar sukunet üçümüzün de aradığı şey olsa insan bu genç yaşında otur otur bir yere kadar sabır edebiliyor. Vakit de tamam olunca Uruguay'dan gelen kötü haberleri telafi etmenin tek yolu Hayati Usta'nın muhteşem köftelerinin tadına bakmaktan geçiyordu.


Hayati Usta her zaman olduğu gibi lezzetiyle geç saatlere kadar acıkanları doyurma işlevini hakkıyla yerine getiriyordu. Biz de bu sürecin bir parçası olduk. Ardından eve dönerek uzun sürmüş bir günün yorgunluğunu yatmadan önce son bir bira içerek atmaya çalıştık.

Ertesi gün uyanmamız öğleyi bulunca, biz gurme adayları için Erdek Turu doğrudan öğlen yemeği ile başladık. Özlem Mantı'da karnımızı çiğ börek ve elbette mantıyla doyurduktan sonra denize girmek için beklemeye başladık. Önceki güne kıyasla daha güzel olan denizde serinledikten sonra -kanımca- en güzel günbatımı sahnelerinin yaşandığı Çura-Çınaraltı mevkiine gitmek üzere hazırlandık.

ASU ve İbo'nun benim gün batımının niteliğine dair övgülerime bıyık altından güldüklerini hissetmekle birlikte onlara yaşatacağım sürprizi düşünürek bu inceden geçilen alaylara karşı sessizliğimi bozmadım.

Nitekim Erdek güneşi beni haksız çıkarmadı...




Bu muhteşem manzarayı elbette bir rakı sofrasına kurularak şereflendirmek lazımdı. Ee biz de öyle yaptık zaten...



Tadına, manzarasına, muhabbetine ve izzet-i ikramına doyum olmayan bu sofradan kalkmak zordu ama saatler gece yarısını biraz geçince koskoca mekanda tek başımıza kalmış olmamız, geleceğe dair hayaller ve heyulalarımızla geçen bu geceye bir son vermemiz gerektiğini ifade ediyordu.

Erdek lezzet turumuzun daha tamamlanmamış bir sürü halkası olduğu gerçeğini de göz önüne alarak, türk kahvesi hakkımızı bir sonraki ziyaretimize havale edip, sofradan kalkıp evin yolunu tuttuk...

Ancak ertesi gün -benim için sürpriz olmasa da- Erdek'in karanlık yüzüyle tanıştığımız gündü. Soğuk bir hava, esen fırtına ve kapalı bir gökyüzü... Böyle zamanlarda yapılacak en iyi şey beklemektir. Biz de öyle yaptık, yine geç uyanmamıza binaen öğle yemeğini şehirde, anneanne sponsorluğunda Durak İskender'de yedikten sonra zamanın durduğu çay bahçelerinde geçirerek Bandırma'ya gidiş saatini bekledik.

Erdek'te son geçirdiğimiz güne paralel olarak Bandırma'da da hava ve deniz keyifli değildi. 18.30'daki feribotumuza yetiştik ve gelişimize oranla daha konforlu bir yolculukla İstanbul'a ayak bastık, ve ardından Üsküdar'ın yolunu tutarak evlerimize döndük.

Bütün senenin yorgunluğunu şu geçen 3 günde atabildim mi bilmiyorum ama itiraf etmek gerekir ki böylesine bir terapiye ihtiyacım vardı, anladım ki çocukluğumun başkenti, üniversite hayatımın şöyle ya da böyle sona erdiği ve ister istemez yeni bir hayata başladığım bu dönemde tavaf etmem gereken kutsal bir mekandı. Hatıralarımın ve dedemin icazetini aldığımı hissederek girdim İstanbul'daki evimin kapısından...

Son olarak söylemek isterim ki, Erdek'te ben giderken yağan ve İstanbul'da beni karşılayan yağmur damlaları, benim gözyaşlarım değil basit bir doğa olayıydı (!)

4 Temmuz 2010 Pazar

Çok çalıştım ben de tatili hak ettim

Evet, bu sefer hakkını veren bir başlıkla karşı karşıyayız. 2009-2010 süresince kendimi kaybedercesine çalıştığımı ve çoğu zaman helak olduğumu hissetmiştim. Şimdi ufak bir tatille kendimi ödüllendirmenin vakti geldi.

6-7-8 temmuzda, bir zamanlar dedemle birlikte oturduğum rakı sofrasına bu sefer dostlarımla kurulmak üzere çocukluğumun başkenti Erdek'e gidiyorum.

Seyahat hatıralarımla, dönüşte görüşmek üzere...

Post-Mezuniyet Sendromları

Başlığa bakıp da kendimi mezun ilan ettiğimi sanmayın. Etrafımdaki herkese tekrarlamaktan sıkılmış olsam da en az 2011 ocak ayına kadar mezun olamadığımın ben de bilincindeyim. Olsun, uzun süredir kendimi hazırladığım bir süreçti, güçlenerek çıkacağımı umut ediyorum bu dönemden.

Yazmayı bırakalı olumlu olumsuz bir çok değişiklik oldu hayatımda. Bazı acılar ise sabit kalmaya devam etti. Belki bunlara ek olarak bir tutam duyarsızlık... Evet sanırım kabaca özetlersek meseleyi durum bundan ibaret; bir çocukluk kahramanım daha aramızdan ayrıldı, Fenerbahçe yunan tragedyalarına yaraşır bir şekilde beni mutsuz etti ancak öte yandan uzun süredir hayalini kurduğum BM bünyesinde bir staj yapma imkanı buldum. Geçmiş zaman üzüyor beni ancak gelecek de kendisine şekil vermem için beni beklemeden akıp gidiyor... Onu kovalamanın vakti geldi de geçiyor sanki.

O yüzden etrafımdaki herkesin koşuşturmacasına duyarsız kalarak kendi düşlerimin peşinden gidiyorum Ankara'ya. Beklentilerimi düşük tutuyorum hayal kırıklıklarını bertaraf etmek için ama bir yandan da içim kıpır kıpır.

Hatta o kadar ki, koskoca Bağdat Caddesini iki defa turladım bugün kafamdaki düşlerle. Üniversite bitmeden yapılması gereken o kadar çok şey varmış ki... Hep onların büyüklüğünden korkarak erteledim onları. Ufak ufak başlıyorum artık nereye kadar giderse. Hayallerimi denemeden bitmemeli bu okul.

Bu sefer hissediyorum olacak sanki...